2 YILDA YARIM MİLYON OKURA ULAŞAN BİR KİTAP!

Hülya Avşar’ın sunduğu Sen Bilirsin programında Herşey Seninle Başlar ile ilgili yorumlarını izlemek için tıklayın

resmi büyütmek için tıklayın


HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR, "EN BAŞARILI BAŞARI KİTABI" OLDU!

Adı: HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR!

Yayınevi ALFA.

Fiyatı: Normal: fiyat 4 YTL
Ciltli: 7.5 YTL.

İlk Baskı: 100.000 adet.

Kapak tasarım: Emrah Yücel.

Yayın tarihi: Kasım 2005



"Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. Seçim senin!" sloganıyla çıkan ve okurunu "kişisel kurtuluş savaşınızı başlatmaya" çağıran Her Şey Seninle Başlar, 2 Yılda 500.000 baskıya ulaşarak Türkiyenin "en başarılı başarı kitabı" olmuştu..."Her Şey Seninle Başlar" şimdi kendi rekorunu yeniden kırarak, 4. yılda 600.000 okura ulaştı. "Çaresizsen, çare sensin!" felsefesinin bayrak kitabı hakkında detaylar bir tık ötede!


HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR.
Mümin Sekman

Her Şey Seninle Başlar, bir sosyal başarı kitabıdır. Kitabın içinde yerel ve evrensel örneklerle, başarısızlığın nasıl öğrenildiği ve başarılı olmanın nasıl öğrenilebileceği anlatılıyor. Kitabın temelindeki soru şu: Neden başarısızız, nasıl daha başarılı olabiliriz?

Her Şey Seninle Başlar, Türkiyede kendini geliştirme bilincini yaygınlaştırmayı ve kişisel gelişimin saygınlığını artırmayı amaçlıyordu. Bunda başarılı da oldu.

EN "BAŞARILI" BAŞARI KİTABI!

"Başarıyı öğreten kitap" olarak çıktığı yolda kitabın kendi başarı öyküsü de oluştu. 2 yılda 500.000 okura ulaşarak "en başarılı başarı kitabı" oldu. Çünkü Türkiyede bugüne kadar hiçbir kişisel gelişim kitabı bu kadar satmadı. Her şey seninle başlar, sadece kişisel gelişim değil eğitim ve psikoloji kategorilerinde de en çok satmış kitap oldu. Kitabın satış temposunun aynı hızda devam ediyor olması, "long seller" olacağının bir işareti kabul ediliyor.

500.000 RAKAMI NEDEN ÖNEMLİ?

Kitabın sosyal misyonu tam olarak gerçekleştirebilmesi için 500.000 rakamını geçmesi gerekiyor. Çünkü Türkiyede bir kitap, 500.000’i geçtiği anda, o alana kültürel bir kırılma noktası oluşturuyor. Örneğin Duygu Asena’nın "Kadının adı yok" kitabı 10 yılda 520 bin sattı.

Bu miktarda insanın alması demek, iki üç katının okuması, 10 katının etkilenmesi demektir. Türkiyede feminist hareketin "kırılma noktası" bu kitaptır. Aynı şekilde "Çılgın Türkler" de 500.000’i geçenlerden. Her Şey Seninle Başlar, kişisel gelişim alanında bu kırılma noktasına ulaşmış durumda...

5 YILDA 700.000 BASKI YAPTI!

Her Şey Seninle Başlar, 2010 yılına da hızlı girdi. 100.000 adetlik yeni baskıyla, 5 yılda 700.000 insana ulaşmış oldu.

Böylece Türkiyede yaşayan her 100 kişiden 1’ine bu kitap oulaşmış oldu, geriye sadece 99 kişi kaldı:)

HEDEF 10 YILDA 1.000.000 İNSANA ULAŞMAK!

Her Şey Seninle Başlar, Türkiyeni "milli motivasyon kitabı" oldu. Hedefimiz, 10 yıllık bir dönemde 1.000.000 okura ulaşmak. Bu ölçeğe ulaşarak, Türk başarı kültürünün yeniden yapılanmasına, insanlarımızın beyinlerini başarı ile ilgili doğru bilgilerle beslemeyi, ve ülkemizin metrekaresine düşen başarılı insan sayısını artırmayı umuyoruz. Bu kitap, Mümin Sekmandan daha önemlidir. İnsanlara sağladığı yararın büyüklüğü bu kitabı bu ölçüde büyütmüştür.


PSİKOLOJİK RED BULL GİBİ KİTAP!

Her Şey Seninle Başlar, pek çok okuru tarafından psikolojik enerji içeceği olarak tanımlanıyor.

Başarı motivasyonunu kaybetmiş, engeller karşısında kolayca vazgeçen, geçmişte yaşadığı başarısızlıklardan dolayı deneme cesaretini kaybetmiş, yaşam yorgunları için için bir tür "psikoloji enerji içeceği!

Kitap sadece bireysel motivasyon yaratmakla kalmayıp, Türkiye’de pozitif başarı kültürünü savunanların, arabesk başarı kültürüne karşı çıkanların da sesi oldu.

Çevresindeki insanları olumlu yönde değiştirmek isteyenlerin anlatmak istediklerini en iyi şekilde özetlemesi nedeniyle, çok sayıda insan kendi okumasıyla kalmadı, bir çok tanıdığına hediye etti.


ÇIKTIĞINDA HAKKINDA BİR YILDA 1.000’DEN FAZLA HABER ÇIKTI!

Ajans Press’in "en gündemdekiler 2006" raporuna göre "hakkında en çok haber çıkan yazarlar 2006" sıralasında Mümin Sekman 1.104 haberle Türkiyedeki tüm yazarlar içerisinde 8. oldu.

KİTABIN ARKA KAPAK YAZISI

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

KİTABIN ÇIKIŞ NOKTASI NEYDİ?

Mümin Sekman kitabın çıkış noktasını şöyle özetliyor:

“Bu kitap üniversite öğrencisiyken kurduğum bir hayalden doğdu. Başarılı olmak ile ilgili temel bilgileri, olabildiğince çok sayıda başarılı olmak isteyen insana iletmeyi hayal ediyordum.

Bana Konfüçyüs’ün bir sözü ilham verdi. "Bir insana gerçekten yardım etmek istiyorsanız ona balık vermek yerine balık tutmayı öğretin. Balık vererek bir öğün, balık tutmayı öğreterek bir ömür karnını doyurabilirsiniz."

Bu kitap balık tutmayı öğretiyor. Okul hayatında ve hayat okulunda başarıyı öğretiyor. Etiketine bakılmadan alınabilsin diye, ekonomik bir fiyat koyduk. Kitabın fiyatı, kitabın çıkış noktasındaki iyi niyeti ve ticari düşünmeme tercihini göstermektedir.

Başarılı insanların inceleyip, nasıl başardıklarını analiz edip, başarılı olmak isteyenlere anlatıyorum. Bir tür entellektüel Robin Hoodluk yapıyorum. Bu tür kitaplar, başarı bilgisine ulaşmada fırsat eşitliği sağlıyor. Bütün amacım Türkiyede metrekareye düşen başarılı insan sayısını artırmak.”

KİTABIN İLK BASKISI 100.000 ADET YAPILDI!

Her Şey Seninle Başlar”ın birinci baskısı 100.000 adet yapıldı. Bu sayıda baskı Alfa yayınevinde daha önce Hıncal Uluç ve Perihan Mağden’in kitaplarına yapılmıştı. 100.000 basılan kitap 1 yılda 400.000 rakamına ulaştı.

KİTABIN TEK EKSİĞİ FİYATI!

Kitap "fiyat etikentine bakılmadan alınabilsin diye" 5 YTL ye satılıyor. İlk çıktığından daha da ekonomik bir fiyattan sunulmuştu.

Amaç, herkesin birinci kalite başarı bilgisine, ekonomik engellere takılmadan ulaşmasını sağlamak.

Başarı bilgisini herkes için ulaşılabilir hale getirmek için yola çıkan kitabın, fiyatı da ulaşılabilir olmalı diye düşündük.

Bazı okurlara göre kitabın "tek eksiği fiyatı!"

Bu yüzden "arkadaşlarıma doğum günlerinde hediye etmek istiyorum ama fiyatının ekonomik olmasından dolayı yapamıyorum" diyenlerin ısrarı üzerine fiyat 5 TL’ye çıkarıldı ama uzun yıllar daha fazla artırılmayacak...

ÖNÜNDEKİ BİR ENGELİ AŞAMAMAKTAN DOLAYI ÖZGÜVENİ "SERVİS DIŞI" OLMUŞ BİR GENCE VERİLECEK EN İYİ HEDİYE!

Kitabın özgüvenini ve bir daha deneme cesaretini kaybetmiş insanlar üzerinde mutlak bir etkisinin olduğu görülmektedir. Özellikle daha önce üniversite sınavına girmiş ama kaybetmiş öğrencilerde ve iş aramaktan yılmış gençler üzerinde “yeniden harekete geçirici” etkisinin olduğu anlatılmaktadır. Okur görüşleri için: http://www.muminsekman.com/gorusler.asp

Kitap “bir engel insanı ne kadar engelleyebilir ki” merkezinde yazıldığı için, çok sayıda bedensel engelli derneği/vakfı kitabı üyelerine tavsiye etti.

Okurlar tarafından özgüvenin zayıladığı anlarda okuduğunda yaşam enerjisini ve mücadele azmini yükselten bir kitap olarak tanımlandı.

KARAMAN İLİNDEKİ İLGİNÇ BAŞARI DENEMESİ!

Karaman ilindeki BİFA bisküvileri 2006-2007 öğretim yılında şehrin insan kaynağının kalitesini artırmak ve kişisel gelişime dayalı kentsel kalkınma sağlamak projesiyle 5000 adet Her Şey Seninle Başlar kitabını üniversiteye hazırlanan öğrencilere dağıttı. Hediye ettikleri öğrencilerden tek istekleri, sınavda başarılı olmak için ellerinden geleni yapma sözüydü...

Kitabı okuyan bir öğretmenin, şirket sahibi Necati Babaoğluna kitabı tavsiyesiyle başlayan bir süreçti bu. Öğreten Hilmi Erdoğdu ve birkaç arkadaşı mesai saatleri dışında bile bu proje için çalıştılar. Öğrencilerden gelen yoğun istek üzerine, ikinci, üçüncü, beşinci derken toplam 25.000 adet kitap BİFA tarafından satın alınarak ilde dağıtıldı.

Bu arada Karaman ilinin merkez nüfusu 100.000 kişiliktir! Bu nedenle kitap neredeyse her eve girdi. Her Şey Seninle Başlar bilgisi, tüm kentin ortak bilinçaltına işlemiş oldu.

BİFA’nın kapsamlı sosyal sorumluluk çabasını öğrenen Mümin Sekman da Karaman’a gidip öğrenciler ve veliler için ücretsiz birkaç başarı semineri verdi. Hedef bu idealist projeye destek vermekti. Kitapları alan, seminerlere katılan öğrenciler öğretmenlerine ve BİFA’ya sınavda başarı sözü verdiler.

Sonuç ne mi oldu?
2005-2006 döneminde Karaman ÖSS’de başarılı iller sıralamasında 28. sıradaydı ve en iyi derecesi Türkiye 31.liğiydi. Bu projenin başlamasından sonra 2006-2007 ÖSS sonuçlarına göre: Karaman ÖSS’de barajı geçenlerin/sınavı kazananların yüzdesine göre Türkiyedeki iller sıralamasında 4. oldu. Yani üniversiteye en çok öğrenci gönderen 4. il.

Daha önceki yıla göre 24 basamak yükseldi!
Karaman ayrıca öss de eşit ağırlıklı puan türüne göre Türkiye 2.sini, sözel ağırlıklı puan türünde Türkiye 3üncüsünü, sayısal ağırlıklı puan türünde Türkiye 5.sini çıkardı.

Birkaç idealist adam, bir şehrin kaderini değiştirdi. Hedef koydular, zaman ayırdılar, çaba gösterdiler, birbirilerini motive ettiler ve herşeyden önemlisi sonuç aldılar, skor tabelasında tepeye yükseldiler.

Ders aynı: Her şey bir insanla başlar, diğer insanların katılımıyla büyür, sonuç alınmasıyla başarıya ulaşır.

KARDELENLER 2006’YA BU KİTAPLA GİRDİ!

Kitabın sosyal sorumluluk yönü de unutulmadı. Mümin Sekman Her Şey Seninle Başlar’dan 5000 adet kitabı Turkcell’in okuttuğu Kardelenler’e armağan etti.

Kitap 2006 yılbaşında öğrencilere hediye olarak Turkcell tarafından gönderildi. Ayrıca Toplum Gönüllüleri Vakfı üyesi gençlere ve Deniz Feneri Derneğine 1000’er adet kitap armağan eti.

ÇOK SAYIDA ŞİRKET ÇALIŞANLARINA İŞE GİRİŞTE BU KİTABI OKUMA MECBURİYETİ GETİRDİ!

"Kurumsal gelişimin temeli kişisel gelişimdir" diyen çok sayıda şirket, çalışanlarına kitabı hediye etti. Özellikle satış departmanında çalışanlarda kitabın çok güçlü etki yaptığı görüldü. Çok sayıda insan kaynakları uzmanı ve işadamı, kritik görevlerdeki yüksek performanslı çalışanlarının bu kitabı okumasını sağladı.

Çalışanlarının bireysel motivasyonunun kurumsal motivasyonu artırdığını gören, çalışanlarının başarı hırsını artırmak isteyen Denizbank, Remax, Ekinciler Holding, BİFA, TAİ, English Time, Sanovel ilaç gibi çok sayıda kurum çalışanlarına kitabı hediye etti.

Yeni yılda ve çalışanların doğum gününde, müşterilere hediye edilecek ürünler seçilirken en çok tercih edilen kitaplardan biri Her Şey Seninle Başlar oldu.

DEVLET KURUMLARI DA ÇALIŞANLARINA HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR SEMİNERİ ALDIRDI!

Mümin Sekman F16’ların yapıldığı TAİ çalışanlarına, Kızlılay çalışanlarına, Polis MYO öğrencilerine, Ceza ve Tevkif Evleri MYO ve aralarında generallerin de bulunduğu 500’den fazla Kara Kuvvetleri Komutanlığı kurmay subayına Her Şey Seninle Başlar semineri verdi.


KAPAĞINI HOLYWOOD’UN ÜNLÜ AFİŞ TASARIMCISI EMRAH YÜCEL YAPTI!

Kitabın kapak tasarımını Kill Bill, Frida gibi Oscar adayı filmlere yaptığı afişlerle adını duyuran Amerikan “Key-Art” ödülü sahibi Emrah Yücel yaptı. Emrah Yücel Türkiye’de, Vizontele Tuba ve GORA gibi filmlerin afişini yapmıştı. Fazla kitap kapağı yapmayan Emrah Yücel Türk yazarlardan Uğur Mumcu ve Sezen Aksu’nun kitaplarının kapağını yaptı.

YAYINLANMASINDAN 5 YIL SONRA BİLE ÇOK SATANLARLİSTESİNDE!

2005 yılında yayınlanan Her şey seninle başlar, 2009 yılın aralık ayında 5 yıl aradan sonra D&R’ın "en çok satan ilk on"una tekrar girerek, uzun yıllar boyunca gücünü ve güncelliğini kaybetmediğini gösterdi.

32 YAŞINDAKİLERİN EN ÇOK SATIN ALDIĞI KİTAP OLDU!

Türkiyenin en büyük online kitapçılarından olan Kitapyurdu.com, "Türkiyede hangi yaş grubunun en çok hangi kitabı aldığını" açıkladı. Şirvet verilerine göre, 32 yaşındakilerin en çok satın aldığı kitap Her Şey Seninle Başlar.

BU ŞEHİRDE SENİN DAHA BAŞARILI OLABİLECEĞİNE İNANAN BİRİ VAR!

Kitabı okuyanlar arasında ilginç bir sosyal sorumluluk çalışması var. Kitabı okuyanlar, eğer çok memnun kalmışlarsa, bir tane daha alıp, ilk sayfasına “bu şehirde senin daha başarılı olabileceğine inanan biri var!” yazıp, hak ettiği yere gelememiş birinin bulabileceği bir yere bırakıyorlar. Kitabı bulan bırakanın kim olduğunu bilmiyor ama kendisine inanan biri olduğunu biliyor.

KİTABIN "ÇOCUKCA"SI DA ÇIKTI!

Kitabı beğenerek okuyan çok sayıda anne babanın ısrarlı "mahalle baskısı" üzerine Mümin Sekman Her Şey Seninle Başlar’ın çocuk versiyonunu da hazırladı. 9+ yaş grubuna hitap eden kitap, ilk öğretim öğrencilerinin özgüvenini artırmayı ve başarıya bakış açılarını doğru yapılandırmayı amaçlıyor.

Kitapta başarı mesajları öyküler üzerinden verilirken, hem anne babaların yararlı bulduğu hem de çocukların ilgisini çekecek bir yaklaşım sergileniyor. Renkli basılan kitap, cıvıl cıvıl bir görünüme sahip. Çocukların en sevdiği oyunculardan Sinem Kobal da kitapta anlatılanları stüdyoda çekilen özel fotoğraflarla "canlandırdı"...Böylece ilk kez bir oyuncu kitapta "rol" almış oldu.


KİTAPTAKİ ATATÜRKÜN BAŞARI ÖYKÜSÜ İNTERNETTE EN ÇOK İLETİLEN METİNLERDEN BİRİ OLDU.

Kitapta yer alan ve Atatürk’ün başarı öyküsünü daha önce hiç yapılmamış bir şekilde ele alan “Çaresizsen çare sensin” başlıklı öykü, internette en çok iletilen metinlerden biri oldu. Metnin klipleri bile yapıldı. Bu metinde Atatürk’ün, hangi engellerden aştıktan sonra sonuç alabildiği, başarısızlık için çok haklı mazeretleri varken nasıl da başarılı olabildiği anlatılıyor.


ÇOK SAYIDA KİŞİ MSN VE BLOG’LARINDA KİTAPTAN SLOGANLAR KULLANIYOR!

Kitabın adı çok sayıda insanın MSN’de kullandığı slogan oldu. Kitabın arka kapağındaki “hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. Seçim senin!” sloganına çok sayıda MSN ve Blog (internet günlüğü) sitesinde yer verildi.

KİŞİSEL PERFORMANSA DAYALI İŞLERLE UĞRAŞANLARIN “ŞARJ” KİTABI!

HŞSB, özellikle kişisel başarıya dayalı işler yapanların baş ucu kitabı oldu. Her denemede istediği sonucu alamasa da sürekli yeni seçenekleri zorlamayı gerektiren satış-pazarlama gibi mesleklerde çalışanların çok sevdiği, yararlandığı, “şarj edici” buldukları bir kitap oldu.

Türkiye’de doğrudan pazarlama alanında çalışan en büyük şirketler olan Oriflame, Amway ve Herbalife çalışanlarına hem kitabı dağıttı hem de özel seminer aldırdı.

Eğer ne olursa olsun, başarmaya mecbursun noktasındaysanız, bu kitap sizin dilinizden anlayacak demektir.

ULUÇ’UN KÖŞESİNDE TERCİH BELLİ: "BEN BİZİMKİNİ SEÇTİM!"

Her Şey Seninle Başlar’ın en fazla kıyaslandığı kitap Robin Sharma’nın "Ferrarisini Satan Bilge" kitabı oldu. Çok satanlar listelerinde iki kitap yarıştı. İki kitabı karşılaştıran ilk yazı sabah gazetsinde Hıncal’ın yeri’nde yayınlandı. Metin aşağıda:

"Her Şey Seninle Başlar!."Mümin Sekman’ın kaleminden çıkmış!. Kapağında bir başka söz daha var: "Kişisel kurtuluş savaşınızı başlatın!"

Kişisel kurtuluş savaşına ihtiyacım olmamasına rağmen, Mümin Sekman’ın "anekdotlarla, öğütlerle, gerçek olaylarla, güzel sözlerle" dolu eserini, Robin S. Sharma’nın çok iddialı ve de sanırım çok propagandalı kitabından daha tutarlı ve okunur bulduğumu söylemeliyim!.

Sekman "Çaresizlik öğrenilmiştir. Başarılı olmak da öğrenilebilir. Sende sandığından fazlası var!. Gelebileceğin en iyi yerde değilsin. Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır. Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur. Rüzgârı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren. Seyirci koltuğundan sıkıldıysan sahneye çık. Zirvede her zaman bir kişiye yer var. Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın. Her şey seninle başlar" diyor!..

Ve noktayı koyuyor: "Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. Seçim senin!." Ben ikisini de okudum ve "bizimkini seçtim!."

ÜNLÜLERİN YENİ BAŞUCU KİTABI OLDU!

Hülya Avşar’ ATV de yayınlanan “Hülya Avşar’la Sen Bilirsin” programında kitabı tavsiye etti: “Bu kitabın okuduğunuz zaman kendinizi o kadar farklı yerlerde hissediyorsunuz ki..”

“Her Şey Seninle Başlar diye bir kitabımız var. Yazarı Mümin Sekman. Diyeceksiniz ki, kitabın özelliği ne? Kitabın özelliği şu. Bunu okuduğunuz zaman kendinizi o kadar farklı yerlerde hissediyorsunuz ki. Hayata bakış açınız o kadar değişiyor ki. O yüzden de bu tür kitapların okuması gerektiğine inanıyorum.Her şey seninle başlar. Yani diyorum ki, her gün, hayatta her gün, her sabah kalktığınızda her şeyin sizinle başladığını unutmayın lütfen. Hayata ümitle, huzurla, mutlulukla bakın ki, o enerji size doğru gelsin.”

Tamer Karadağlı, Her Şey Seninle Başlar’ı Küçük Prens’in yanına koyuyor.

“Benim değişmeyen baş ucu kitabım Küçük Prenstir, şimdi onun yanına Her Şey Seninle Başlar geldi. Küçük Prens için, küçükler için yazılmış büyük kitabı derler. Her Şey Seninle Başlar da, sayfa sayısıyla küçük görünür ama hayatını büyütmek isteyenler için çok sıkı bir yol göstericidir. Bir kutup yıldızı gibi, kafanız karıştığında ona bakabilirsiniz. İnsanın kendi iç ışığını keşfettiriyor. Okuduğunda hah işte ben de böyle düşünüyorum diyor insan. Hepimizin hissettiği ama kelimelere dökemediği düşünceleri anlatıyor. Bu kitabın bir değil, birkaç kere okunması gerektiğini düşünüyorum. Mümin Sekman bence çok iyi bir başarı profesörü. Sadece ve sadece beyniyle ilerleyen bir adam.”

Seda Sayan ATV deki Aktüel TV programında kitabı anlattı: “Çoluk çocuk, herkesin okuması gereken bir kitap!”

“Her Şey Seninle Başlar, benim için çok önemli. İnanılmaz bir kılavuz kitap. Dergimde de yer verdim. Mümin Sekman çok sevdiğim bir yazar. Tavsiye ediyorum. Herkesin okuması gereken, çoluk çocuk, herkesin okuması gereken bir kitap. Çocuklarınıza da, gençlerimize de lütfen okutunuz. Hem kişisel gelişimlerini sağlayacak, hem de hayata hazırlanmalarında, kendilerine güvenmelerinde çok önemli rol oynayacak bir kitap bu.”

Deniz Akkaya Sabah gazetesine açıklamasında şöyle dedi: “Bu kitap kılavuz kaptanınız olacak!”

Kalabalıklar tarafından tanınır, bilinir olmak kafadaki seslerin kalabalıklığı anlamına gelir. Hele hele başarının tadına varmışsanız bir kere, of of!!! Derdiniz boyunuzu aşmış demektir. "Daha çok! Daha çok!" der, daha çok ister kafanızdaki sesler, ama, ama... Yolunu hiç bir zaman kafanızdan çıkıp kulağınıza fısıldamaz o sesler. Başarı sahibi olmak kadar mühimdir başarıyı kalıcı kılabilmek. Yukarı çıkmak kadar yukarıda patinaj yapmadan, en uzun süre kalabilmek ve tepetaklak olmadan, ağır adımlarla inebilmek asıl maharettir gerçekte. Ve bir de başarı ve imitasyon başarıcıkları birbirinden ayırabilme yetisi gerekir bizlere bu uzuuun hayat yolunda...

İflah olmaz basari bağımlısı genleriniz sizi geceleri rahat bırakmıyorsa, kendinize bir yol feneri bulun; bulun ki size ve yolunuza ışık saçsın. Ben seneler önce kendime Montaigne"nin denemelerini hayatimin ışıldağı olarak kabul etmiştim."Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır" demişti Montaigne.

Bu muzip ama ise yarar bakış açısını seneler sonra başka bir kitapta daha yakaladım. Mümin Sekman kendi gibi güler yüzlü eserlere imza atmaya inatla devam ediyor ve bizlere de inat etmenin ne kadar değerli bir erdem olduğunu hatırlatıyor. Yaşamanın sözlük anlamını değil de, ta dibine kadar yaşamanın yolunu arıyorsanız ve yaşamanın hakkını vermek konusunda iddialıysanız, alın size kılavuz kaptanınız; Mümin Sekman!

TÜRKİYE YAYINCILAR BİRLİĞİ OCAK 2006 ÇOK SATANLAR "RESMİ" LİSTESİ

Türkiye Yayıncılar Birliği, 2006 ocak ayı en çok satan kitaplar listesini açıkladı. Ocak ayında kitapçılarda en çok satan kitapların, Türkiye çapında belli başlı kitabevlerinden alınan satış rakamlarına göre düzenlendiği belirtildi.Açıklamaya göre, ’Ocak 2006 En Çok Satanlar’ listesindeki kitaplardan biri de Her Şey Seninle Başlar.

2 YIL SONRA BİLE ÇOK SATANLAR LİSTESİNDE!

Kasım 2005 de çıkan kitap, basılmasının üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen kasım,aralık ve ocak aylarında D&R’ın en çok satan ilk 10 listesinde kesintisiz kaldı....

MİLLİYET KİTAP EKİNE GÖRE TÜRKÇEDEKİ EN ÇOK SATAN GELİŞİM KİTABI!

Milliyet gazetesinin kitap eki türkçede en çok satan kitapların listesini yayınladı. Bu listeye göre mayıs 2007 itibariyle Türkiyede en çok satan kitapların satış miktarı şöyle...

"Şu Çılgın Türkler" / Turgut Özakman / Bilgi Yayınevi / 700 bin

"Her Şey Seninle Başlar" / Mümin Sekman / Alfa / 400 bin

"Ferrarisini Satan Bilge" / Robin Sharma / Goa / 350 bin

HÜRRİYET GAZETESİNE GÖRE 2007 YILININ EN ÇOK SATAN İKİNCİ KİTABI HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR!

Hürriyet gazetesinin Tüyap kitap fuarı dolayısıyla hazırladığı Fuar özel ekinde yayınevlerinden alınan resmi satış rakamlarına göre iki kitap fuarı arasında; yani 2006-2007 döneminde en çok satan 10 kitap sıralandı. İşte o kitaplar...

1. Secret/ rhonda Byrne
2. Her şey seninle başlar/Mümin Sekman
3. Kovulduk ey halkım unutma bizi/Emin Çölaşan

Son üç kitap:

8. Mesnevi/ Mevlana
9. Piraye/canan tan
10: Şu Çılgın Türkler / Turgut Özakman

VE "HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR" 500.000 ADETE ULAŞTI!

"Her Şey Seninle Başlar"ın yeni baskısı yapıldı. Son baskıyla beraber 2 yılda 500.000 rakamına ulaşılmış oldu. kitabın yarım milyona ulaşan baskısına Mümin Sekman şu son sözü yazdı:

Başarıyı Öğreten Kitabın Başarısı Hakkında:

Her şey bir hayalle başladı.
Hukuk fakültesinin kantiniydi. İdealist bir genç ders notlarının arasına bir şeyler karalıyordu. Robin Hood ruhundan esinlenen bir projeydi bu.

Başarılı insanları inceleyecek, onların nasıl başarılı olduklarını öğrenecek, bu bilgilere kendi fikirlerini de katarak sıfırdan zirveye çıkmak isteyen “fakir ama zeki” gençlere aktaracaktı. Çünkü başarı bilgisine ulaşmada fırsat eşitliği sağlamak istiyordu. Böylece “Nasıl başarılı olunur” bilgisi bir avuç elit insanın elinden çıkacak, milyonlara yayılabilecekti.
Ve bir gün bu kitabı yazdı.
Adı Her Şey Seninle Başlar’dı.
Acaba insanlar bu kitabı alacak mıydı?
Alanlar onu beğenecek miydi?
Beğenenler tavsiyeleriyle sahip çıkacak mıydı?
Bir gencin iyi niyetli idealizmi nereye kadar gidebilirdi ki?

Şu hayat ne ilginç şey!
Şimdi düşünüyorum da, o kantindeki çocuğun hayallerindeki masumiyeti insanlar nasıl da gördü? Tüm kalbimle inanıyorum ki, her şey iyi niyetli bir hayalle başlıyor. Arkasına kalbini, beynini, ellerini koyduğun(da) hayaller gerçek oluyor. Kitaptaki ifadeyle “büyük başarı kalpten gelir, beyinde büyür, ellerden hayata akar.”

HŞSB’nin ilk baskının 100.000 adet yapıldı. Bu kadar kitap bitebilirdi de bitmeyebilirdi de. Her şey ilk okurlara bağlıydı. Okudular, beğendiler, değerbilirlik gösterip tavsiye ettiler. Çoğu kez de kendileri satın alıp hediye ettiler. İnsanlara “psikolojik enerji içeceği” niyetine ikram ettiler. İki yılda 500.000 insana ulaşıldı. Bu rakamla bir rekor kırılmış oldu. Sayenizde HŞSB “en başarılı başarı kitabı” unvanına sahip.

HŞSB kitabımda benim başarı dersleri verdiğim düşünülüyor ama aslında HŞSB bana büyük başarı dersleri verdi. Doğru olanı eksiksiz yaptığınızda, başarının matematiğine harfiyen uyduğunuzda, büyük işler başarmanın mümkün olduğunu ders değil deneyim düzeyinde biliyorum artık.

Peki bu kitabın başarısı daha nereye kadar büyür?
Buna tavsiyeleriyle karar verecek olan sizlersiniz.
Belki, bir gün, bir milyon.
Mümkün mü?
HŞSB bana öğretti ki;
Hayatta neyin mümkün olduğunu bilemeyebiliriz ama
olabilecek olanın en iyisini yapmaya karar verebiliriz.
Her şey bize bağlı!

KİTAP ELİNDE YÜRÜYENLER İÇİN HER YÜZ KİŞİDEN BİRİ TANIDIK!

HŞSB alanların sayısı 600 bin olmakla beraber, okuyanların sayısının bir milyonu bulabileceği tahmin edilebilir. Türkiyenin 70 milyonluk nüfusunda, yolda elinde kitabıyla yürüyen bir HŞSB okurunun karşıdan gelen 100 kişiden biri tarafından "tanınacağı" tahmin edilebilir.

OKURLARINA "KİTAPLARA GİRECEK BİR İŞ BAŞARMA" ÇAĞRISI YAPAN KİTAP!

Mümin sekman Her Şey Seninle Başlar’ın sonunda okurlarını "kitaplarına girecek bir iş başarmaya" davet ediyor. "Ben başarılı insanları ve başarı kavramını inceleyip bu kitabı yazdım. Sen de bu kitabı okuyup, hayatına uygulayıp, büyük bir iş başar, senin başarını kitaplarımda yazayım. Bu benim için unur olacaktır" diyor. Mümin sekman yönetiminde hazırlanan "İnsan İsterse; Azmin Zaferi Öyküleri" kitabının her sayısında bir Her Şey Seninle Başlar okurunun başarı hikayesine yer verilmeye başlandı. insan isterse 3’den itibaren başlayan bu uygulamada, ilk öykü olarak Ali taşar’a yer verildi.

İŞTE İDEAL BİR GENÇ "HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR" OKURUNUN ANATOMİSİ!

Her Şey Seninle Başlar okudu, öyle bir iş başaracağım ki Mümin Sekman kitaplarında beni anlatacak dedi ve başardıklarıyla Mümin Sekman’ın kitabına girdi. İşte azimli ve akıllı bir gencin, yokluklar ve engelleri aşarak, "İnsan İsterse: Azmin Zaferi Öyküleri-3" kitabına giren başarı hikayesi...

7 SINIFTA OKULDAN ALINDI AMA O ÇALIŞIP ÜÇ KARDEŞİNİ OKUTTUKTAN SONRA KENDİSİ DE ÖSS DE REKOR KIRDI: İŞTE “AZİMLİ ALİ”NİN HİKAYESİ…

Bir dağ köyünde doğdu. İlkokul 7. Sınıfta okurken babası hastalanınca onu ve üç kardeşini okutamadığı için, okuldan almak zorunda kaldı. Ailesinin geçimini sağlamak için çalışmaya başladı. Zamanla çalışarak kazandığı parayla diğer üç kardeşini yeniden okula gönderdi.

Okul arkadaşları liseyi bitirirken, o 4 yıl boyunca okuldan uzak kaldı. İçinde okuma isteği vardı ama maddi imkanı yoktu. Ailesine bakmak ve kardeşlerini okutmak için çalışmak zorundaydı.

Bir gün bir arkadaşından açık öğretim lisesinin varlığını öğrendi. Hemen kaydoldu. Devam etmeden, dışarıdan liseyi bitirdi. 24 yaşında üniversite sınavına girebildi.

İlk kez girdiği ÖSS’de (2008) aldığı 343.812 puanla Mersin il genelinde 21’inci, Türkiye genelinde ise 866’ncı oldu. Çok sayıda gazete ve televizyon onun örnek başarı hikayesini “ gönüllerin birincisi” olarak verdi.
Başarı kitapları okuyarak kendisini bu başarıya hazırlayan Ali Taşar hayat hikayesini İnsan İsterse’ye anlattı. Bizde onun film gibi hikayesini tüm detaylarıyla yayınlıyoruz. Bir gün İnsan İsterse dizisinde kendi öyküsünü görmek isteyenlere örnek olması için…

5 sınıfın aynı odada eğitim gördüğü bir okulda okudu!

“ 14.01.1984’te Osmaniye’nin kadirli ilçesine bağlı Taşköprü ismindeki bir dağ köyünde doğdum. Üçü kız biri erkek (ben) olmak üzere 4 çocuklu ailemde, annem ev kadını babamsa çiftçi. Ailenin ikinci çocuğuyum.

Köylü bir ailenin tek oğlu olunca çocukken bana gösterilen ilginin fazlalığından gayet memnundum. Ama fazla ilgiye rağmen şımarık değildim. Genelde büyük biri gibi davranırdım. Daha çocukken bile her şeyi yapabilirim diye iddia ederdim. Hatta bir keresinde 8 yaşındayken 10 kg lık patates torbasını taşıyabileceğimi iddia etmiş ve taşırken de düşüp kolumu kırmıştım!

Doğduğum yıllarda ailemin maddi durumu gayet iyiydi. 80’li yıllar gayet normal geçti. Ekim 1989’da bizim köyde okula başladım:Taşköprü ilkokulu. Okulda sadece 1 tane sınıf vardı. Sıralar 5 guruba ayrılmış. 1. sınıflar, 2. sınıflar, 3. sınıflar, 4. sınıflar ve 5. sınıflar. Hepsi bir odanın içinde okuyor. Tek sınıflı bir köy okulu işte.

4. sınıflarla 5. sınıfların gördüğü dersler her zaman aynı oluyor. Dersler guruplara sırayla anlatılıyordu. Örneğin 1. sınıflara ders anlatılırken diğer sınıflardaki öğrencilerde dinlemek zorunda kalıyordu. Çünkü sadece bir öğretmen ve bir sınıf vardı. Ben de eğitime ayak uydurmaya çalışıyordum.
Bütün gün ağaç altında bağıra bağıra kelime heceliyorlardı!

Saat 09;00 da dersler başlıyor saat 15;00’da da paydos ediliyordu. İlk yıllarda çok suskundum. Okuldaki tek öğretmen beni sever benimle ilgilenirdi. Ama ilginçtir buna rağmen 1.sınıfta okumayı öğrenememiştim. Tabi okumayı öğrenememek sınıfı geçmeme engel değil. Çünkü okumayı hiç kimse 1. sınıfta öğrenemezdi. Hatta 2. sınıfta öğrenmek bile büyük bir başarı sayılırdı. Ben okumayı 2. sınıfın sonlarına doğru öğrendim. Tabi buna okumak deniyorsa.
Onca öğrenci öyle bir eğitimle harcanıyordu ama kimse bunun farkında bile değildi.

Normalde 3 ay olan yaz tatilleri 4 ay bazen 5 ay sürerdi. Bir öğretmenin evine gidip haftalarca okula uğramadığını hatırlıyorum. Ben üçüncü sınıftayken o okula atanan ve yıllarca da orda kalan Halis Hocanın akıl hastası olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Yıllarca bize yaptırdığı tek şey bizi okulun bahçesindeki ağaçların altında tek sıra halinde dizip bağıra bağıra ve heceleyerek kitap okutmaktı. Bir parçayı defalarca ve her gün saatlerce… Tabi bunlar belki de bir dağ köyünde olmamızdan kaynaklanıyordu.

Ablasını kaybettiğinde şoktan bir ay üzülmedi!

Okul dışındaki tüm vaktimi ablamla geçiriyordum. Benden iki yaş büyüktü ablam. Beni çok severdi. Bir şeylere ağlasam benimle o da ağlardı. Asla tartışmazdık.

Ablamın elleri, yüzü, dudakları, tırnakları, vücudu hep mosmordu. Annemle babam bize hissettirmezdi ama ben onun kalp hastası olduğunu biliyordum. Kalbi delikmiş, doktorlar öyle demiş, çaresi yokmuş. Ablam sık sık anneme neden kendi ellerinin böyle mosmor olduğunu ve çevresindeki diğer çocuklar gibi normal olmadığını sorardı. ‘’ Neden herkes okula gidiyor ben gitmiyorum?’’ diye sorardı anneme. Annem ‘hastasın’ diyemezdi, cevap veremezdi. Annem sadece ağlardı.

Birgün ablam hastalandı.10 yaşına girdikten 10 gün sonraydı ve ben henüz 8 yaşındayım. Akşamüstüydü. Annem: ‘ateşi yükselmiş çabuk babanı çağır.’ dedi bana. Gittim tarladan çağırdım babamı. Biraz başında bekledik sonra uyudu. İyileştiğini sandık. Sabahleyin annemin çığlıklarıyla uyandım. Ağıt yakıyordu.

O gün hayatımın en zor günüydü. Çünkü ablam benim hayatta en çok sevdiğim insandı. Şok olmuştum. Diğer kardeşlerim, annem, babam ve çevremdeki diğer insanlar… Herkes ağlıyordu. Ama ben hiç ağlamıyordum. Birkaç gün sonra komşu kadınlar aralarında konuşurken duydum. Güya ben çok güçlüymüşüm. Ablamın ölümüne ağlamamışım. Şimdi hatırlıyorum da ben ablamı kaybettikten 1 ay sonra ağlamaya başlamıştım. Olayın şokunu ancak bir ay sonra atıp ne olduğunu anlamaya başlamıştım.

Köyde orta okul yoktu, şehirde okumak da başka türlü zordu.

12 yaşıma geldiğimde sonunda ilkokulu pekiyi ile bitirmiştim. Ama okumam hala düzgün değildi. Her şeyi heceleyerek okuyordum. İlkokuldan sonra babam beni okula göndermek istememişti. Köyde ortaokul yoktu. Okumam için şehre bir yakınımın yanına gönderilmem gerekiyordu. Babam ise ‘emanette çocuk okutulmaz’ diye düşünüyordu. Ama ben okumayı çok istiyordum. Biliyorum babam da isterdi benim okumamı ama ona göre emanette çocuk okutmak doğru bir şey değildi.

Bir gün bize 5. sınıf öğretmenim Ender Hoca geldi. Babama beni okula gönderip göndermeyeceğini sordu. Babam da: ‘ göndermeyeceğim’ diyince öğretmenim: ‘ o zaman Ali’yi bana ver, ben okutayım’ demişti. Babam bunu kabul etmemişti ama bunun üstüne beni Mersin’deki dayımlarım yanına okumaya göndermeye razı olmuştu.

Babam her konuda akıl danışır fikirlerini söylerdi bana. Ben de büyük adamlar gibi davranırdım. Kendimi büyük adamlar gibi her şeyi bilen biri olarak görürdüm. Öğretmenimin karşısında büyük bir adam gibi konuşurdum. Bazen öyle sorular sorardım ki öğretmenim çıkmaza girer cevap vermezdi.

Geceleri rüyasında orta okula başladığını görüyordu!

Buna çok sevinmiştim. Durmadan ortaokulda geçireceğim günleri hayal edip okulun başlayacağı günü sabırsızlıkla bekliyordum. Yaz boyunca her gece rüyamda ortaokulda okuduğumu görüyordum.

Okullar başladığında babam beni Mersin’e yolladı. Bana çanta, kitap, vs. alındıktan sonra dayımın üç kızıyla birlikte aynı okulda okula başladık. Büyük kuzenimle aynı yaşta ve aynı sınıftaydık.

Hayalleri kabusa dönüştü. Bir garip Donkişot gibiydi.

Okula başladıktan sonra kısa süre içinde çok şey değişti. Her şey tahmin ettiğimden çok farklıydı, öğretmenler çok sertti, dersler çok ağırdı. Herkes su gibi okuyup yazarken ben heceleyerek zor okuyabiliyordum. Teyzem okumam gelişsin diye bana bir roman almıştı: “Donkişot!”

Ders kitapları dışında okuduğum tek kitaptı Donkişot.

6. sınıfın bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemiştim. Severek başladığım ortaokul bir anda kâbusa dönüşmüştü. Ben köyde okurken ev ödevinin ne olduğunu bilmezken ortaokulda ödevlerle boğuşmak zorunda kalıyor, ödevlerimi vaktinde yapamayınca da herkesi önünde öğretmenimden azar işitiyordum.

Şehirde özgüveni yıkıldı. Sadece köyden gelmişlerle arkadaşlık edebiliyordu.

Kendi hakkımdaki düşüncelerim yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Artık kendi hakkımda her ‘şeyi biliyorum’ yerine “salağın biriyim” diye düşünmeye başlıyordum. Derslerin ağırlığından bunalıyor, artık sabahları okula istemeye istemeye gidiyordum. Okulda herkesten kötü muamele görüyordum. Sadece benim gibi köyden gelmiş çocuklarla arkadaşlık yapıyordum.

Bir gün Türkçe öğretmenim: ‘yarın yazılınız var, iyi hazırlanın’ dedi dersten çıkarken. “Yazılı” kelimesini ilk kez duyuyordum, daha önce hiç duymamıştım. Sonra bunun bir tür sınav olduğunu, daha doğrusu sınav ya da yazılı diye bir şeylerin var olduğunu öğrendim.

Notları zayıf gelince babasının karşısına yüzü kızararak çıktı.

Yazılılar başladıktan sonra sık sık “1” almaya başladım. Dersler çok ağır geliyordu. Kaç kez kaçıp eve gitmeyi düşündüm ama köydeki herkes ‘Ali okuldan kaçmış’ diyecekti. En zoru da babamın yüzüne nasıl bakardım.

Hep ‘biraz daha dayan’ diye kendimi ikna etmeye çalışarak zar zor birinci dönemi bitirdim. Yarıyıl tatiline giderken karnemde 11 dersten 3 tanesi zayıftı. Zaten yazılılardan aldığım en iyi notta 3 olmuştu. Eve utanarak gittim. Okulun hakkını veremediğimi düşünüyordum.

Babam karnemi istediğinde yüzüm kızarmıştı. Babam karnemi incelerken ben öylece durmuş, babamın kızmasını bekliyordum ama öyle olmadı. Babam üzgün olduğumu anlamış olmalı ki bana ‘oğlum sen köyden gittin okumaya, bu kadarını yapabilmişsin bu da yeter bize’ deyince çok mutlu oldum.
Derken babası hastalanmaya başladı…

Babam beni destekliyordu daha ne isterdim ki? O gün annemden babamın rahatsız olduğunu öğrendim. Ama geçici bir şey sanıyordum. Hayatımı değiştireceğini nerden bilebilirdim ki?

Yarıyıl tatili bittikten sonra okula yeniden döndüm. Ağır bir çalışmanın ardından ikinci dönem de bittiğinde karnemde 2 zayıfım vardı. Bu durumda sınıfı geçemiyordum. Öğretmenler kurulunun verdiği kararla sınıfı geçtim. Yaz tatili için köye döndüğümde babamın hastalığının ciddi olduğunu öğrendim. Artık pek fazla çalışamıyordu. Bu yüzdende yaz boyu arılara annemle ben baktık. Babamın mesleği arıcılıktı.

Tatil bittikten sonra 7. sınıfa başlarken babamın hastalığından dolayı ailemin bazı sorunlar yaşayacağını tahmin edebiliyordum. 7. sınıfta her ne kadar dersleri biraz düzeltmiş ve artık notlarım arasında 4 ve 5’leri görmeye başladıysam da, babamın ağır hasta olduğu haberiyle okulu yarıda bırakıp köye dönmek zorunda kaldım. O günlerde ‘birkaç gün içinde babam iyileşir ve okula dönerim’ diye düşünüyordum. Oysa köye vardığımda durumun hiçte o kadar basit olmadığını gördüm.

Doktorlar babamın bağırsak ve mide ülseri olduğunu ve hastalığın çok ilerlediğini söylemişler. Hastalığın kansere çevirmesinden korkuyorlarmış. Babam bu korkuyla ve hastalığının ağırlığıyla aylarca yataktan hiç kalkamamıştı. Bir süre sonra diğer 3 kardeşimde okuldan alındı. Kısa zaman içinde elde avuçta ne varsa hepsi bitti. Her şey öylesine değişmişti ki…

Artık okuyup büyük adam olma hayalleri bitmişti. Hayattan payına düşen gizli gizli ağlamaktı.

Artık bir okulum yoktu. Artık öğrenci değildim. Okuyup adam olamayacaktım. Bütün hayallerim ölmüştü. Yürüyebildiğim yolun sonuna gelmiştim artık yapabildiğim tek şey gizli gizli ağlamaktı. Babam hasta ve yataktaydı ve evin büyük oğlu bendim. Çalışıp evi geçindirme görevi artık benimdi. Ne yapıp edip kardeşlerimin yeniden okula başlaması için bir çare bulmalıydım.

13 yaşındaydım ve o günden sonra durmadan çalıştım. Annem de sürekli yanımdaydı, hep beraber çalıştık. Tarlada, bahçede, yaylada arılarımıza bakarken çok çalıştık. Durmadan çalıştık. Babam yataktan kalkamıyordu ama bizi yönlendirebiliyordu. Biz de durmadan çalışıyorduk. Annem, o azimli ve çalışkan kadın, hep yanımda oldu. Hep işlerin bir ucundan tutmaya çalıştı.
Bütün aile birlik olmasına rağmen yetmiyordu, borca batıyorlardı.

Ama olmuyordu, bir türlü olmuyordu. Sadece ailenin geçimini sağlamak yetmiyordu, bir de babamın doktor masrafları vardı. Bu kadar yükün altından kalkamıyordum. 13 yaşındaydım ve bu yük benim için çok ağırdı. Her geçen gün daha da borçlanıyorduk.

Babamın hastalanmadan önceki durumunu bilenler hiç çekinmeden borç para verebiliyorlardı. Günler, haftalar, aylar hep çalışmama rağmen daha fazla borçlanmakla geçiyordu. 2 yıl sonra, 15 yaşıma geldiğimde, gırtlağa kadar borç batağında olduğumuzu fark ettim. Artık alacaklılar borcumuzu ödememizi istemeye başlamışlardı.

Borçalarını ödemek umuduyla Mersine taşındılar.

Bunun üzerine daha iyi iş bulup borcumuzu daha çabuk ödeyebilmek için Mersin’e taşındık. Gerçektende öyle oldu. Mersin’de daha iyi iş bulabiliyordum.

Her şey bir düzene binmeye başlamıştı. İlk işim en küçük iki kardeşimi tekrar okula yazdırmak oldu. Hiç durmadan çalışmaya devam ettim.

Bir gün işten eve döndüğümde kapıdan içeri girerken bir yakınımızın bizde olduğunu fark ettim. Sesini duyuyordum, babama bir şeyler söylüyordu, kapıda durdum ve sessizce dinledim. Babamdan, yataktaki hasta adamdan, borcunu ödemesini istiyordu.

Babasına yapılan zoruna gitti ve öyle bir yemin etti ki…
Çok yakın akrabam olan ve o zamanlar çok sevdiğim bu insan, babama ‘ben parayı sokaktan mı topladım, ne zaman vereceksin paramı’ diyordu. Çok zoruma gitmişti.

Tabiî ki parasını istemek hakkıydı ama para istenilmesi gereken doğru insan yataktan bile kalkamayacak kadar hasta olan babam değildi, bendim. Evden çıktım ve hızla evden uzaklaştım. O olayın üstüne, o gün, 16 yaşımda BİR YEMİN ETTİM.
Her şeyin üstesinden geleceğime, ailemi eski mutluluğuna eski durumuna kavuşturacağıma, çevresindekilerin küçümseyerek baktığı o köylü çocuğu yerine herkesin hayranlık duyacağı bir seviyeye yükseleceğime, çok ağır da olsa bu yükün altında ezilmeyeceğime ve birgün göğsümü gererek dimdik ayakta duracağıma YEMİN ETTİM.

Yeminine sadık kalarak, gece gündüz çalıştı.

O günden sonra daha da çok çalıştım. Artık benim için gece ya da gündüz fark etmezdi. Gece ya da gündüz demeden durmadan çalışıyordum. Bir süre bu tempoda çalışmaya devam ettikten sonra bir şeylerin yoluna girdiğini gördüm. Artık babamda yavaş yavaş düzelmeye başlamıştı. Babamın hastalığının doktorların beklediğinin aksine gelişmesi ve babamın iyileşmeye başlaması aileye farklı bir mutluluk kattı.

Bir şeyler yoluna giriyordu. Yavaş yavaş borçlarda ödeniyor ailenin maddi durumu da iyiye doğru gidiyordu. Ama bir eksik vardı, evet büyük bir eksik: kız kardeşimle benim eğitimim.

Benden iki yaş küçük olan kız kardeşim ve ben okuyamıyorduk. O 5. sınıftan terk etmişti okulu ben de 7. sınıftan. Biz ikimiz henüz okullu olamamıştık, bu bence büyük bir eksiklikti. Ama ben okulla uğraşamazdım, okuyamazdım ki. Belki kardeşim için olurdu ama ben işlerle ilgilenmek zorundaydım.

Açık lisenin varlığını öğrendi, içindeki okuma isteği tekrar harekete geçti.

Bir gün yeni tanıştığım ve öğretmen olduğunu öğrendiğim birine okumayı çok istediğimi ama okulu bırakmak zorunda kaldığımı anlattım. Hayatımı etkileyen o insan bana, açıköğretim diye bir eğitimin olduğunu ve okula gitmeden sadece sınavlar girerek okuyabileceğimi söyledi.

Önce inanmak istemedim. Böyle bir şey benim yeniden hayallerime kavuşmam anlamına gelirdi. Hemen araştırdım ve ertesi gün gerçekten böyle bir okulun olduğunu öğrendim. Hiç zaman kaybetmeden hem kardeşimin hem de kendi kaydımı yaptırdım açık ilköğretim okuluna. Bizim de okula dönmemizle artık dört kardeş de okullu olmuştuk.

Gündüz tarlada çalışıyor, gece de ders çalışıyordu.

Bazen ‘acaba üniversiteli olabilir miyim?’ diye düşünüyor, sonra da ‘bu yaştan sonra üniversite mi kazanacağım?’ diyordum. Okula başlamanın sevinciyle artık işlere de daha sıkı sarılmıştım. Artık gündüzleri tarla, bahçe ve arıcılık işleriyle uğraşırken geceleri de ders çalışıyordum. Bu tempoyla devam ettikten bir süre sonra artık borçlar da neredeyse bitmek üzereydi.

Babam da bir hayli iyileşmişti. Artık gezebiliyor, işinin başında bizi yönlendirebiliyordu. Henüz çalışabilecek kadar düzelmemişti ama ayağa kalkmış olması bize fazlasıyla yetiyordu. Babamı ayakta görmek, o harika insanın konuşmasını dinlemek, fikirleriyle beslenmek ve yönlendirmesine açık olmak bana fazlasıyla yeterdi zaten. Gün geçtikçe iyileştiğini görmek aileye benzersiz mutluluk katıyordu.

19 yaşımda artık kimsenin işinde çalışmıyor ancak kendi işime yetebiliyordum. Çünkü babamın da ayağa kalkmasıyla arıcılığı bayağı düzene sokmuştuk. Kardeşlerim de okulun dışında kalan vakitlerinde, arıcılıkta bana yardımcı olacak kadar büyümüşlerdi artık.

Arıları gözleyerek kendine başarı dersleri çıkardı!

Arıcılık benim yapabileceğim bir işti. Bazen arıları seyredip işçi arıların çalışma düzeninden kendime ders çıkarıyordum. İnsan bir işle uğraştı mı, uğraştığı iş her ne olursa olsun, bu kadar düzenli ve titiz yapmalı işini ve bu kadar da çalışkan olmalı insan diye düşünürdüm. Severek yaptığım bu mesleği de geliştirmek, bu alanda uzmanlaşmak istiyordum. Ama bir engel vardı: Askerlik.

Bir an önce askerliğimi yapıp işe atılmalıyım diye düşünüyordum. Bir süre sonrada askere çağrıldım zaten. Acemi er olarak Manisa Kırkağaç’ta başladığım askerliğimde, çok güzel başarılara imza attım. Askerdeki başarılarımdan dolayı almış olduğum taktir belgeleriyle, çocukken kaybetmiş olduğum özgüvenim yeniden oluşmaya başladı. Askerde başarılı olmanın tadına vardım.
Şehirde kaybettiği özgüvenini, askerde yeniden kazandı!

Öylesine hoş bir şeydi ki başarılı olmak, takdir edilmek. Başkalarından daha iyi olmak, daha başarılı olmak bana özgüven kazandırdı. Belki de oradaki üst üste başarılarımdan dolayı, galiba başarıya alışmıştım. Bu başarıları sivil hayatta da devam ettirmek gibi bir bağımlılığa yakalandım sanırım.

Başarılı bir acemi birliğinin sonucunda özel tim personeli olarak(özel asayiş timi) Urfa’ya usta birliğine gönderildim. Bu arada bir taraftan vatani görevimi yerine getirirken bir taraftan da açıköğretimde liseyi okuyordum. Askerde her ne kadar başarılar gösterip komutanlarca takdir belgesi kazanmaya hak gösterilip sık sık takdir belgeleri alsam da, henüz lise mezunu olamadığım için bazı sorunlar yaşıyor, askerliğime er olarak devam etmek zorunda kalıyordum.

Askerliği - yoğunluklardan dolayı derslere pek vakit ayıramasam da- 15 ayda bitirdim. Terhis gününde düzenlenen törende, birliğimde kendi devrelerim arasından “takdir” belgesinin yanında “üstün hizmet belgesi”ne de aday gösterilen tek asker olmuştum. İşi ne olursa olsun, görevini iyi yapmanın bir insanın diğerlerinden ayıran en önemli fark olduğunu bir kez daha gördüm.

Askerde bile ailesine yük olmadı…

Mayıs 2005’te tezkeremi alıp eve doğru yola çıktığımda artık ayakta dimdik durabilen, özgüven sahibi ve belki de artık başarıyı hayatının parçası yapmayı başarmış bir insandım. İki gün sonra terhis olacağımı düşünen ailem iki gün öncesinden beni karşısında görünce çok sevindi ve bu harika bir sürpriz olmuştu.( Annem sevinçten bayılmıştı, zor ayılttık!) Ve beni en çok sevindiren nokta ise babamın neredeyse eski sağlığına kavuşmuş olmasıydı.

Artık askerlik de bitmişti. Askere gitmeden önce askerdeyken aileme yük olacağımdan korkuyordum. Ve hep Allah’ yalvarıyordum: “Allah’ım beni askerdeyken ailemden para istemek zorunda bırakma” diye. Sanırım kabul olmuş ki birgün dahi olsa telefon açıp ailemden para istemedim, yük olmadım. Tabi bu bana haçlık göndermedikleri anlamına gelmesin, gönderdiler tabi ki ama hep ben istemeden gönderdiler. Ellerinde oldukça, gönderebildikçe gönderdiler. Ellerinden geleni yaptılar.

Ben askerdeyken babam bayağı iyileşmişti. Ama işler bıraktığım kadar düzende değildi. İşler bayağı bozulmuştu ama bunun bir önemi yoktu benim gözümde. Ailece kısa zamanda halledeceğimizi biliyordum. Hemen de işe koyulmuştum zaten. Benim için gündüzleri iş, geceleri de derslerle doluydu.
İnsanda görünenin ötesindeki potansiyeli görebilen Aysan öğretmen onun hayatını değiştirdi!

Henüz liseyi okuyordum ama üniversite hazırlık kitaplarına da bakıyordum. O kitaplardan da ders çalışıyordum. ÖSS sorularını bulup çözmeye çalışıyordum. 10 sorudan 2-3 tanesini çözebilince de kendimi başarılı sayıyordum. Aslında bir üniversite hayalim yoktu, neden üniversite hazırlık kitaplarına çalıştığımı da bilmiyordum. Beklide lise derslerini daha kolay geçmek içindi.

Bir gün Mersinde oturan öğretmen bir tanıdığımı aradım ve hafta sonu gireceğim açıköğretim lisesi sınavı için yardım istedim. Bana sınavdan bir gün önce evine gelmemi ve o gün bana yardım edebileceğini söyledi. Sınavdan bir gün önce gittim evine ve geç saatlere kadar bana ders anlattı. O gün çok şey öğrenmiştim. Dersten sonra bana liseden sonra üniversite düşünüp düşünmediğimi sordu. Henüz bir karar vermediğimi söyledim. “Ama denesem bile kazanamayacağımı biliyorum” dedim.

O akşam bana orada bana hayatımı yönlendirecek bir şeyler söyledi. “Anlattığım her şeyi anladın, bu senin bir yerlerden ders aldığım takdirde üniversiteyi çok rahat kazanacağını gösterir” dedi. Bu söze inandım. Hep düşündüm, günlerce aklımdan çıkmadı. Her gün kendime “başarabilir miyim?” diye sordum. Bu sözüyle hayatıma yön verdiği için Aysan hocama (aysan ağabeyime) minnettarım.

Bir gün ona başarıya azmettiren bir kitap önerildi!

Aysan hocamın bu sözünden sonra bir dershaneyle görüşmeyi düşündüm. Ama dershaneye gidemezdim çünkü benim ilgilenmem gereken bir işim vardı. Yinede bir dershaneyle görüşüp akıl danışmakla bir şey kaybetmezdim. Hemen bizim ilçedeki(Mersin-Erdemli) bir dershaneye başvurdum.

Beni dershanenin rehber hocasıyla görüştürdüler. Rehber hocaya durumumu anlattım. Yıllar önce mecburen okulu bıraktığımı, sonra ilköğretimi açıköğretimden bitirdiğimi, şimdide açıköğretim lisesini okumakta olduğumu söyledim. Bir öğretmenimin bana üniversiteyi kazanabileceğimi söylediğini anlattım ve gerçekten başarıp başaramayacağımı sordum.

İsmini dahi bilmediğim o rehber hoca bana “MÜMİN SEKMAN’ı tanıyor musun?” diye sordu. Bu isim bana yabancıydı, hiç duymamıştım daha önce. Duymamam da normaldi zaten, çünkü o zamanlar kitap okumaya ayıracak vaktim bile yoktu. Rehber hocama Mümin Sekman ismini hiç duymadığımı söyledim.

Bana Mümin Sekman’ın “HERŞEY SENİNLE BAŞLAR” isimli bir kitabı olduğunu ve o kitabı okumam gerektiğini, kitabı okuduktan sonra başarıp başaramayacağımı anlayacağımı söyledi. Hemen o gün gidip kitabı aldım. Kitapta ne yazdığını merak ediyordum. Aklıma birkaç şey geliyordu ama hayatıma bu kadar yön vereceği hiç gelmemişti.

Bütün gece kitap okudu ve kitaplara girecek bir iş başarmaya karar verdi.

O gece hiç ders çalışmadım, sadece o kitabı okudum. Kitapta fazla ara vermeden okuyun diye yazıyordu ama ben tek okumada kitabın tamamını bitirmiştim zaten. Sabaha karşı kitabı bitirdiğimde artık bir şeyler değişmişti. Özgüvenimin birkaç kat arttığını hissediyordum. Ve artık bir şey öğrenmiştim: BAŞARABİLİRDİM.

Mümin Sekman kitabında öyle diyordu ve artık ben de inanıyordum. Sabah hiç vakit kaybetmeden çalışmaya koyuldum. Artık daha da yoğun çalışmalıydım. Artık bir hayalim vardı. Ben üniversitede okuyacaktım. Evet ben “üniversiteli” olacaktım. Artık benim de herkes gibi üniversite hayallerim vardı, başarabilirdim; çünkü Mümin Sekman öyle diyordu.

Ve Mümin Sekman kitabının sonunda okurlarına bir şey daha diyordu: “Öyle bir şeyler başar ki sana da kitaplarımda yer vereyim.” O gün kendime söz verdim: “Öyle bir şeyler başaracağım ki, bununla Mümin Sekman’ın kitabında yer alacağım”. Ve bunun için de çok çalışmam gerekiyordu.

Gündüzleri arıcılıkla uğraşırken dahi, dinlenme ve yemek aralarında hep ders çalışıyordum. Yemek yerken dahi bir taraftan atıştırırken, diğer taraftan yanımda bulundurduğum ders kitabına göz atıyordum. İlerleyen zamanlarda Mümin Sekman’ın diğer kitaplarını da okumaya devam ettim(“Başarı Üniversitesi” ve “Limit Sizsiniz”). O kitaplarda yazan şeyler de beni ateşliyordu, kendime güvenmemi sağlıyordu.

Durumunu ölçmek için deneme sınavlarına girdi, sonuç pek parlak değildi!

2006’nın son ayları ilçemizdeki bir dershanede ÖSS deneme sınavının yapılacağını öğreniyorum. Kayıt yaptırıp sınava katılıyorum. Birkaç gün sonra sonucu öğreniyorum. Ea-1 puanı 167, Ea-2 puanı “0” . Sonuç ortada “0” puan, henüz barajı aşmak bile hayal. Ama sonuç her ne kadar kötü olursa olsun pes etmemeliydim, yenilmemeliydim. Çünkü Mümin Sekman öyle diyordu. ..


O gün bir asker arkadaşım aradı beni. Ona ders çalıştığımı ve birgün mutlaka üniversiteyi kazanacağımı söyledim. Bana “peki ne olacaksın?” diye sordu. Durdum, cevap veremedim. Sahi ben ne olacaktım? Yani hangi mesleği seçeceğim, bunu henüz düşünmemiştim.

Ona “bilmiyorum” dedim. Bana “bence sen hukukçu ol, tam sana yakışacak bir meslek, çok iyi yaparsın” dedi. Haklıydı galiba. Tam bana göre bir meslekti, ben hukukçu olmalıydım ve Ankara üniversitesinde okumalıydım. Artık mesleğim de belliydi. Hedef kesindi. Yapmam gereken tek şey çalışmaktı; ama çok çalışmak.

Hep çalıştım. Durmadan usanmadan, sık sık deneme sınavlarına girdim. Kendimi her yerde denedim. Her fırsatta soru çözdüm, her fırsatta çevremdeki öğretmenlere ve öğrencilere soru sordum. O yıl bizim için, eğitimimiz için önemli bir yıldı (2006-2007 eğitim öğretim yılı). Çünkü küçük kardeşimiz Toprak’ta o yıl 8.sınıfı bitiriyordu ve o yıl OKS’ye girecekti.

Ve ailesi başarısızlıkla rövanş maçında, ilk galibiyetini aldı.

Sonunda o kadar çaba, eziyet, uğraştan sonra OKS tarihi geldi ve küçük kardeşim OKS’ye girdi. İlk zafer de bu sınavda geldi ailemize. Sonuç olarak kardeşim Isparta’daki bir Anadolu lisesini kazanmıştı. Bu bizim için büyük bir zaferdi. Ablamı kaybettikten yıllar sonra da olsa, ilk kez ailemiz bir şeylere bu kadar çok sevinmişti.

Kardeşimi Isparta’daki bu liseye kendi ellerimle götürüp kaydını yaptırdım. Orada yatılı okuyacaktı. Aileye herhangi bir yükü de olmayacaktı. Başarısından dolayı her şeyini devlet karşılıyordu.

Bu arada liseden yeni mezun olmuş kız kardeşim Aysun’u da ÖSS ye hazırlanması için ilçedeki bir dershaneye kaydettirdim. İşin açıkçası bende dershaneye kaydolmayı düşünüyordum ama bunu aileme açamıyordum. Çünkü ailemin maddi durumu hem kız kardeşimin hem de benim dershane masraflarımızı kaldıracak kadar güçlü değildi.

Kendisi ailesine yük olmamak için dershaneye gitmiyor, kız kardeşlerini okutuyordu.

Ben bunları düşünürken diğer kardeşim( açıköğretimde okuyan kardeşim Dilek) bir akşam yemeğinde “abi sen niye dershaneye gitmiyorsun?” diye sordu. Ben her ne kadar çalışmam gerektiğini ve ailemin benim çalışmama ihtiyacı olduğunu söylediysem de, annem ve babamın da kardeşime destek vermesiyle kabul ettim. Bu durumdayken dershaneye gidebileceğim için sevinirken, aileme yük olacağım için de üzülüyordum.

Durumdan haberdar olan bir yakınım bana Adana’daki bir dershaneyi(Adana Final Dershanesi) önerdi ve o dershanenin beni ücretsiz kabul edebileceğini söyledi. Hemen Adana’ya gidip o dershaneyle konuştum. Dershane beni ücretsiz kabul etti ve ilerleyen günlerde deneme sınavlarında gösterdiğim başarıdan dolayı da burs bağladı.

Ücretsiz dershane bulmuştu ama bu defa kalacak yeri yoktu.

Artık tek bir sıkıntım kalmıştı: Adana’da dershaneye giderken kalacak bir yer. Ben kalacak yer arayışındayken, bazı tanıdıklarımın önerisiyle TED’in Adana’daki ‘Bekir Sapmaz öğrenci yurdu’na başvurdum. Bir hafta bekledikten sonra yurt beni kabul etti. Artık hiçbir sorunum kalmamıştı. Tek yapmam gereken şey çalışmaktı. Çok çalışarak kısa zamanda dersleri de bir düzene soktum.

Dershanedeki öğretmenlerin de desteğiyle deneme sınavlarında genelde ilk üçün dışına çıkmıyordum. Çevremdeki öğrencilerin benden yaşça küçük olması ilk başta sorun gibi gözükse de sonraları duruma alıştım ve hem yurttan hem de dershaneden büyük destek gördüm. Deneme sınavlarında gösterdiğim başarı ve Türkiye geneli denemelerde yaptığım dereceler benle birlikte çevremdeki herkesi sevindiriyordu.

Artık iyi notlar almayı başarıyordu ama kötü ilköğretimin eksilikleri yakasını bırakmıyordu.

Yoğun bir çalışma temposundan sonra, sene sonuna doğru Karataş kampına gidecek olan en iyi öğrenciler arasına ben de seçilmiştim. İki haftalık Karataş kampında da başarıyı elden bırakmadım. Ama sınavlarda yaşadığım bir sıkıntı vardı: Zaman. Deneme sınavlarında nedense zamanı yetiremiyordum. Rehber hocalarım bunun çocukken okumaktan uzak kalmamdan kaynaklandığını söylüyordu.

Kamp bittikten sonra herkes evine döndü. Bende Mersin’in Kumkuyu kasabasındaki evimize döndüm. Sınava sadece 2-3 gün kalmasına rağmen hala ders çalışıyordum. Hatta son gün bile gece yarısına kadar ders çalışmıştım. Buda yetmemişti sabah sınava giderken bile dolmuşta yanımda taşıdığım notlar göz atıyordum.

Ve o gün gelip çatar. Sınavı kazanabilecek midir?

15 Haziran Pazar günü(2008) sabah saat 08:00’a doğru, sınava gireceğim Mersin Üniversitesinin kapısındayım. Yanımda annem var. Babam sınava girecek olan diğer kardeşimle beraber. Saat 09:00’a doğru üniversitenin kapısından giriyorum. Biraz sonra da sınıfa alınıyoruz.

Yıllarca süren uzun bir uğraştan sonra, sonunda hayatımı belirleyeceğim günde hayatımı belirleyeceğim sıralardayım. Her ne kadar kendimi sakinleştirmeye çalışsam da heyecandan titrememi engelleyemiyorum.

Ve evet başlama zili çalıyor. 195 dakika nasıl geçiyor farkında bile değilim. Sınava öylesine dalmışım ki sınıfta olup biten hiçbir şeyin farkında bile değilim. Sadece terliyorum ve gözetmenin sesi geliyor kulağıma. “Son 5 Dakika”. “Kahretsin yine zaman yetmedi” diyorum kendi içimden.
5 dakikada 11 fen sorusuna bakabiliyorum. Normalde eşit-ağırlıkçıyım ama az da olsa fen soruları da puan getiriyor. Farkı ancak onlarla atabilirdim. 19 tane fen sorusuna bakamadan bitiş zili çalıyor. “Kısmet” diyorum. Dışarı çıkıyorum, kapıda bekleyen annem boynuma sarılıyor, öpüyor ve soruyor: “nasıldı?” “İdare eder” diyorum.

Sınav sonucunu beklemek, çok zorlu geçiyor.

Aslında sınavdan hiç memnun değilim. Derece falan da beklemiyorum. Ama her şeye rağmen bir hukuk fakültesi gelir diye umuyorum. Beklemiyorum ama umuyorum. Akşam üzeri televizyonda soruların çözümünü seyrediyorum. Çok yanlışım çıkıyor. Moralim bozuluyor.

Telefon susmuyor, arayan arayana ama kimseye cevap vermek istemiyorum. Kimseyle konuşmak gelmiyor içimden.”Olmadı” diyorum kendi kendime, “galiba istediğimi alamayacağım, hukuku da kazanamayacağım” diye düşünüyorum.
Düşünmesi bile korkutuyor insanı. Ne kadarda kötü bir duyguymuş kazanamamak. Sonuçlar 1 ay sonra açıklanacak diyorlar. Bir ay çok kötü geçiyor, adeta zindan oluyor bana.

Ve sınav sonuçları açıklanıyor!

12 temmuz da saat 10:00’da (yani sonuçların açıklanmasına yarım saat kala) internet kafede bilgisayarın başındayım. Yarım saat öylece bekliyorum. Ve bir taraftan da Allah’a yalvarıyorum: “ Allah’ım ne olur iyi bir puan gelsin” diye. Sonunda saat 10:30 oluyor ve kimlik numaramı giriyorum. Sayfa açılmıyor, çok yoğun, yarım saatte ancak alabiliyorum sonucumu. 343.812 toplam puan.

Bu puanla dereceye giremiyorum ve ilk 1000’in dışında kalıyorum diye üzülüyorum. Kendimi teselli edebilmek için kendime : “bu puanla hukuka gidersin, zaten istediğin buydu, dereceyi ne yapacaksın” diyorum ama olmuyor. Sonucumu alıp hemen eve gidiyorum. Aileme karşı biraz mahcup gibiyim.
Babam bakıyor sonucuma ve hemen sarılıp öpüyor. “Derece yok” diyorum kısık bir sesle. Babam: “Ne derecesi oğlum, sen harika bir şey başardın, sen başarılamayacak olanı başardın, dereceyi ne yapalım” diyor.
Dereceye girdiğini sonradan öğrendi!

Herkes mutlu, herkes çok sevinçli. Bayram havası esiyor adeta bizim evde. Sonucuma tekrar bakıyorum ve 273.404 ham puanımın olduğunu, ortaöğretimimin düşük olduğunu görüyorum. Telefonla rehber hocamı arıyorum. “hocam benim ortaöğretimim düşük, ham puanda derecem olabilir mi?” diyorum. “Öğreniriz” diyor.

Rehber hocam birkaç gün sonra beni arıyor: “Ali müjde, ham puanda Türkiye’de derece yapmışın, Türkiye 866. Mersin il genelinde de 21. olmuşsun” diyor. Dünyalar benim oluyor, hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşıyorum. Rehber hocama soruyorum: “Bu puanla nereye gidebilirim?” “Neredeyse bütün üniversitelere gidebilirsin Ali” diyor. Daha ne isterim ki?

Bir arkadaşım ÖSS’de yaptığım dereceyi haber ajanslarına bildireceğini söylüyor. “ bu çok büyük bir başarı değil, kimse haber yapmaz” diyorum ama dinletemiyorum. Ertesi gün haber muhabirleri bizim evde…

Kamera ve fotoğraf çekimleri yapılıyor. Ailemin gözlerinde gurur görüyorum, benimle gurur duydukları nasıl da belli. Ve ertesi gün gazete (Posta, Sabah, Zaman, Türkiye, Güneş, Radikal, ….) sayfalarında ve televizyon(TRT, ATV, STV, …) kanallarında görüyorum kendimi. “ Sanırım bu başarılı olduğumun teminatı” diye düşünüyorum. Gazete sayfalarındaki manşetler dikkatimi çekiyor, gerçekten etkileyici başlıklar: “ÖSS’nin gerçek şampiyonu Ali”, “Helal sana”, “Gönüllerin şampiyonu Ali”, “İnadına başarı”, “Ayakta alkışlanması gereken genç bir adam”, …

Bu başarıdan sonra Mümin Sekman geliyor aklıma. Evet Mümin Sekman’a ulaşmalıyım diye düşünüyorum. Çünkü Mümin Sekman kitabında bana demişti ki “öyle bir şeyler başar ki sana da kitabımda yer vereyim.”
Evet, Mümin Sekman’ a ulaşıp o şeyi başardığımı söylemeliydim. Tam ben bunları düşünürken telefonum çalıyor, açıyorum. Telefonda Kanal D muhabiri olan birileri bana Mümin Sekman’la bir programa çıkmaktan bahsediyor.

Ne oluyordu yoksa rüya mı görüyordum?

Röportaj: Lale Gül (Gazeteci, Kanal D )
Kaynak: İnsan İsterse: azmin zaferi öyküleri (Mümin Sekman/ Alfa yayınları)

Ek bilgi: Bu kitap yayına girerken Ali’nin okulu belli oldu. Ali tercihlerinden Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk fakültesini kazandı. Puanı sayesinde sırf ona tanınan bir hakla “burslu” olarak okuyacak. Ayrıca aynı üniversite onu hazırlık döneminde 1 yıllığına Amerika’ya gönderiyor.

Bu arada İstanbula geldiğinde Mümin Sekman ile de tanıştı. Okulu ile Mümin Sekman’ın ofisi arasında sadece 1 km mesafe var.

Tüm bunların anlamı ne? Ter kokan başarılar, imkanla değil istekle gerçekleştirilir. İmkansızlık elinizde bir şey olmaması değil, içinizde bir şey olmamasıdır.

Haydi, siz de gösterin kendinizi. Her sayıda birkaç okurun başarı öyküsü olacak. Bir sayıda da sizin hikayeniz neden olmasın? Ali de bir zamanlar sizin yerinizdeydi, şimdi kitapta. Bir büyük başarı çok şeyi değiştir.Başarın ve bizi haberdar edin.

2009 ÖSS ŞAMPİYONU KARAMAN’DA DÖRT KİŞİDEN BİRİ BU KİTABI OKUDU!

İdealist bir öğretmen, bir kitap okudu ve şehrindeki tüm öğrenciler onu okursa şehrin ÖSS başarısının yükseleceğini düşündü. Kitabı şehrin en büyük şirketinin sahibi olan hayırsever bir işadamına okuması için verdi. İşadamı da kitabı beğenip, şehirde yaşayan ve ÖSS’de başarı sözü veren her öğrenciye hediye etmeye karar verdi. İl Milli Eğitim müdürü de her sabah 25 dk kitap okuma saati ayırdı. Bir yılda 25 bin kitap dağıtıldı. Şehir merkezinde yaşayan 4 kişiden birine bu başarı kitabı ulaştırıldı! Sonuç ne mi oldu? TBMM 2009 Üstün Hizmet Ödülü ile onurlandırılan bir başarı öyküsü çıktı ortaya...

2006 yılında ÖSS başarı sıralamasında 28. sırada olan Karaman, 2007’de dördüncü, 2008’de birinci sıraya yükseldi. 2009’da ilk sıralardaki yerini koruyunca başarısıyla dikkat çekti. Peki 2006-2007 döneminde Karamanda ne yapıldı de böyle bir yükseliş ortaya çıktı? Bu başarıda "birkaç iyi adam" ve bir kişisel gelişim kitabının rolü neydi?

BİR ÖĞRETMEN BİR KİTAP OKUDU, BİR ŞEHRİN KADERİ DEĞİŞTİ.

İşte referans gazetesinde manşetten verilen o haber...

İşadamı destek verdi, işçi çocukları ÖSS şampiyonu oldu

13.07.2009 | Bahadır Özgür | Referans gazetesi

"Her Şey Seninle Başlar..." Çaresizliğin kader değil öğrenilmiş bir süreç olduğunu ve her insanın başarılı olmanın yolunu bulabileceğini anlatan Mümin Sekman’ın bu kitabı, ÖSS’de son dört yılda adını şampiyonlar listesine yazdıran Karaman’ın başarısınınilham kaynağı oldu.

Bu kitabı çok beğenen bir öğretmenin Bifa bisküvilerinin sahiplerinden Necati Babaoğlu’na tavsiye etmesiyle Karaman’ın eğitimdeki makus talihi de değişti. 226 bin nüfuslu bu yoksul il, Bifa, Milli Eğitim ve valiliğin el ele vermesiyle eğitimde adeta bir devrime imza attı. Bu yılki ÖSS’de de Karaman, sayısal 1’de birinci, eşit ağırlıkta ikinci, sözel 1’de ise dördüncü sırada yerini aldı.

’Her Şey Seninle Başlar’ kitabı ilham verdi
Karaman ÖSS’de geçen üç yılda olduğu gibi yine genel başarıda İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Bursa gibi Türkiye’nin zengin illerini geçerek adını gurur tablosuna yazdırdı. 226 bin nüfuslu bu işçi kentinin eğitimdeki başarısının hikayesi ise adeta tüm Türkiye için örnek. Eğitim düzeyi oldukça düşük olan Karaman’da her şey, Mümin Sekman’ın "Her Şey Seninle Başlar" adlı kitabının Türkiye’nin en köklü sanayi kuruluşlarından olan Bifa’nın sahiplerinden Necati Babaoğlu’nun eline geçmesiyle başlar.

Bir gün tanıdığı bir öğretmen kitabı Babaoğlu’na armağan eder. Kitap insanın öğrenilmiş çaresizliğin esiri haline gelmesini ve bundan başarılı olarak nasıl kurtulunması gerektiğini anlatır. Necati Babaoğlu kitabı okur okumaz kararını verir. Babası Yılmaz Babaoğlu’nun binbir zorlukla kurduğu, nice krizlerde ayakta tuttuğu ve bir sanayi devi haline getirdiği Bifa bisküvilerinin sosyal sorumluluktaki yeni rotası, Karaman’ın eğitimdeki makus talihini aşmasına yardım etmektir.

Yılmaz Babaoğlu bu fikrini İl Milli Eğitim Müdürü ve valilikle de paylaşarak Türkiye’nin en önemli eğitim projesine başlar. Karaman’da yaşayan her öğrenciye bedava kitap dağıtılacaktır. İlk seçim Mümin Sekman’ın kitabıdır. Tam beş yıl boyunca milli eğitim müdürü, vali ve Babaoğlu kol kola köylere kadar dolaşarak yılda 25 bin kitabı öğrencilere ücretsiz olarak verir. Babaoğlu, kitap verdiği her öğrenciden de bir söz alır: ÖSS’de başarılı olmak.

Bürokrat istikrarlı olunca projeler hayata geçti

İl Milli Eğitim Müdürü Sabahaddin Altun, Bifa’nın çabalarına en büyük desteği verenlerdendir. Sürgün edilmeden, siyasi kaygılar güdülerek tayini çıkmadan koltuğunda 5 yıldır oturmayı başaran nadir bürokratlardan birisi olan Altun, eğitimle ilgili kafasındaki projeleri de zamana yayarak hayata geçirme şansı bulur. Bifa’nın dağıttığı kitapların faydalı olabilmesi için okullarda ders başlamadan ilk 25 dakikayı "okuma zamanı" olarak ilan eder. Böylece öğrenciler sınav, ders, not kaygısı gütmeden ilkokuldan başlayarak her gün 25 dakikalarını okumaya ayırır.

Babaoğlu, bedava kitap dağıtmakla eğitimde sorunların çözülmeyeceğini bilir. Zira, Karaman’ın yoksul işçi ailelerinin çocuklarının kurtuluşu için önlerindeki tek seçenek eğitimdir. Bu nedenle Bifa’nın sosyal sorumluluk projesi kurumsallaşmak ve daha da önemlisi şirketin bir girişimi olmaktan çıkıp Karaman’ın eğitim projesine dönüşmek zorundadır. Babaoğlu derhal okul yatırımlarına başlar. Önce Bifa 1 İlköğretim Okulu’nu yaptırır.

Ardından Yılmaz Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Bifa Lisesi’ni kısa sürede bitirir ve hepsini tüm ihtiyaçları karşılanmış olarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devreder. Ayrıca Özel Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Özel Uğur Dershaneleri’ni kurarak bir yandan kendi eğitim yatırımlarına da girişir. Babaoğlu, eğitim yatırımlarının sonuçlarını bir süre sonra ÖSS’de il bazında Karaman’ın başarıyı yakalamasıyla almaya başlar.

5 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye’nin ilk üç ili arasına girmenin getirdiği keyifle eğitim konusunda yeni projeler geliştirir. Bu sefer hedef aileleri de işin içine katmaktır. Bu doğrultuda ilde her yıl eğitim seminerleri düzenlemek için bir çalışma planı oluşturur. İlk semineri verecek kişi ise, tüm bu eğitim hamlesinin ilham kaynağı olan "Her Şey Seninle Başlar" kitabının yazarı Mümin Sekman’dır. Seminerin başarısı üzerine Babaoğlu bizzak İstanbul ve Ankara’ya giderek eğitim konusunda seminer verecek kişileri Karaman’a getirir.

İşte 5 yıl önce bir hayal gibi başlayan eğitim devriminin sonucu dün yine somut olarak alındı. Karaman, ÖSS sonuçlarına göre iller bazından yine gurur tablosunda üst sıralarda. Sayısal 1’de birinci, Eşit Ağırlıkta ikinci, Sözel 1’de ise dördüncü oldu. Kitap dağıttığı öğrencilerin verdikleri başarı sözünü tutmalarından dolayı son derece memnun olan Bifa’nın sahibi Yılmaz Babaoğlu ise ÖSS sonuçları karşısında tek cümlelik bir yorum yapıyor: "Gurur duyuyorum."

KARA TAVADAN BİSKÜVİ FABRİKASI ÇIKARDI
1936’da Karaman’da doğan Yılmaz Babaoğlu, okulu bitirdikten sonra babası Osman Bey’le birlikte kabzımallık yaparak çocuk denecek yaşta iş hayatına atıldı. Buradan elde ettiği birikimle 1960’lı yıllarda çok ortaklı olarak kurulan Bifa Bisküvi Fabrikası’na ortak olarak girdi. İlerleyen yıllarda işin başına yönetici ortak geçen Yılmaz Babaoğlu, cesur girişimleriyle kara tavalarda bisküvi üretimi yapan küçük bir işletmeyi modern ve çağdaş bir fabrikaya dönüştürdü.

İş yaşamında Karaman’a yatırım yapmayı ilke edinen ve bundan asla vazgeçmeyen Yılmaz Babaoğlu, Bifa Bisküvi’den başka Bifa Oluklu Mukavva, Bifa Un ve Gıda ile Babaoğlu Yem ve Tavukçuluk’u da kurarak yaklaşık 1500 kişiye iş imkanı sağladı. Bifa, eğitim ve spor alanında da ciddi yatırımlar yapıyor.

İŞÇİ KENTİ KARAMAN’IN EĞİTİM DIŞINDA İMKANI YOK
Bifa’nın çabaları ilde eğitim alanında ciddi bir rekabete de vesile oldu. Tam 11 dersane açıldı. Ancak diğer illerden farklı olarak Karaman’da dersaneler okullarla rekabete girmek yerine, onların tamamlayıcı bir parçası gibi hareket ediyor. Nitekim ilin en büyük dersanelerinden Sabah Dersanesi’nin yöneticilerinden Ümit Şaştım, "Karaman’da veli-okul-dersane işbirliğini kurduk. Üç aktör de ortak hareket ediyor. Üstelik amaç sadece ÖSS değil. Eğitim kalitesi" diyor.

Birlikte projeler ürettiklerini ve dersane öğretmenlerinin saat kaç olursa olsun rahatlıkla velilerin evlerine giderek öğrencilere yardımcı olduklarını belirtiyor. ÖSS’deki başarının ardında da bu işbirliğinin yattığını ifade eden Şaştım’ın şu değerlendirmesi, Karaman’ın "çaresizliğini" nasıl başarıya dönüştürmek zorunda olduğunu da özetliyor: "Karaman zengin bir yer değil. İşçi kenti. Kimsenin eğitim dışında başka çaresi yok. Bu nedenle eğitime yapılan her yatırım karşılığını buluyor." Bifa’nın sahibi olduğu Uğur Dersanesi’nin yöneticilerinden Ali Konukseven ise Karaman’ın maddi durumunu düşünerek fiyatları mümkün olduğunca düşük tuttuklarını belirtiyor. Konukseven, "Başka illerdeki dersaneciler bize şaşırıyor. Bu fiyata dersane işler mi diyorlar.

TBMM, BABAOĞLU’NA BUGÜN ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ VERECEK
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) her yıl verdiği onur ve üstün hizmet ödüllerinden birisine 2009 yılı için Bifa’nın kurucusu Yılmaz Babaoılu da layık görüldü. Ödül bugün Meclis’te yapılacak törenle TBMM Başkanı Köksal Toptan tarafından takdim edilecek.

İŞTE KARAMAN’IN ÖSS KARNESİ
* 2006’da Karaman ÖSS’de en başarı iller sıralamasında 28. sırada yer aldı.
* 2007’de üniversiteye en çok öğrenci gönderen 4. il oldu. Eşit ağırlıkta Türkiye ikincisini, sözel ağırlıkta üçüncüsünü, sayısal ağırlıkta ise beşincisini çıkardı.
* 2008’de sayısal ağırlıklı puanda 5. il, eşit ağırlıklı ve sözel puanda 6. il oldu. 145 ve üstünde puan alanların yüzdesine göre ise Karaman Türkiye şampiyonu oldu.
* 2009’da sayısal 1’e göre birinci, eşit ağırlıklı puana göre 2., sözel 1’e göre ise 4. sırada yer aldı.

BAŞARI ORTALAMASI
YIL İL SIRASI
2003 45
2004 35
2005 30
2006 28
2007 4
2008 1

EKONOMİK KÜNYESİ
* Nüfusu 226 bin
* İlin GSYH’si 493 milyon dolar
* Türkiye GSYH’ye katkısı yüzde 0,3
* Kişi başı düşen gelir 2 bin 12 dolar
* İşizlik oranı yüzde 10,6
Yazan : Bahadır Özgür /Referans Gazetesi
Kaynak : www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=125945&KTG_KOD=457

 
 
   
  BUGÜN BAŞARI IÇIN NE YAPABİLİRSİNİZ?
  Başarı aileye mi bağlıdır?
  Bir çok insan başarının aileye bağlı olduğunu düşünür. Aile başarıyı etkiler ama belirleyemez. Belirleyebilseydi, aynı ailenin tüm çocuklarının eşit başarıya sahip olması gerekirdi, oysa çok sayıda başarılı insanın kardeşi başarısız bir hayat sürüyor. Hatta bir çocuğun başarısı ailesinin elinde olsaydı, dünyadaki herkes başarılı olurdu! Çevrenize baktığınızda gördüğünüz üzere, çok sayıda aile evlatları üzerinden kendi hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Peki başarı nereden geliyor? Bir gün yaşlı bir kadına bu soruyu sordum. Düşündü ve dedi ki:: "İnsanın içinde olacak evladım!" MS